Bayrak Direğine Tırmanan Bıyıklı Adam!

30 Aralık 2004

27 Haziran Pazar günü, Kemer’de küçük bir otelin önündeki bayrak direğine tırmanmaya çalışan bıyıklı adamın ne yapma çalıştığını pek anlayan olmadı; direğe çekili bayrağı alır almaz neden olay yerinden hızla uzaklaştığını, ya da kendisine yardımcı olan uzun boylu kişinin neden elinde az önce bayrağın takılı olduğu direkle kala kaldığını da! Aynı dakika içinde Uluslararası Türkiye Rallisi’nin finişini canlı izleyenler, genel klasmanda dünya dokuzuncusu olan Ford pilotu Serkan Yazıcı’nın, podyuma çıktıktan sonra ön camının üzerine nereden geldiği belli olmayan bir Türk Bayrağı koyduğunu görünce alkışlarını hızlandırdılar. Bıyıklı adam bayrağı zor da olsa yetiştirmiş olmanın rahatlığıyla gülümseyerek terini sildi. Otelin önünde bıraktığı uzun boylu kişi ise otel resepsiyoncusuna otelin bayrak direğini neden yerinden söktüklerini anlatmaya çalışıyordu!


“Sağ Kes!”
Adnan Sarıhan’ın co-pilotu Orhan Çelen, Hitit Rallisi Güvenç etabının son virajına ait yol notunu her zamanki kararlı ve sakin ses tonuyla okudu: “Sağ kes!”. Focus WRC’nin tabanına çarpan taşların sesinden başka bir gürültünün duyulmadığı kısa bir anın ardından tecrübeli ko-pilot nedense notu tekrarlama ihtiyacı hisseti; ses tonu bu kez biraz da endişeliydi: “Adnan, sağ kes..!” Ancak aracını finiş noktasındaki sağ virajın içine atmaya çalışan Sarıhan’ın keskin direksiyon hareketleri faydasızdı: virajın birkaç santim dışında, tam da sağ ön tekerleğini koyması gereken yerde güvenlik bantını taşıyan bir kazık çakılıydı.Viraja giriş açısı daralan ve fazlasıyla hızlı kalan Focus çaresizce dışa doğru açıldı ve arkasını hendeğe doğru bıraktı. Son bir ümitle gazlayarak aracını düştüğü hendekten çıkarmaya çalışırken başını sola çeviren Sarıhan, birazdan yuvarlanacağı hendeğin ne kadar derine gittiğini dahi göremeyince yüzünü buruşturmadan edemedi. Geri geri yuvarlanmaya başlayan aracın içindeki anlık sessizliği, patlayan camlar ve ezilen gövde panellerinin gümbürtüleri bozdu. “Bu seferki büyük olacak” diye düşünen ko-pilot Orhan Çelen artık yol notunu yere bırakmış, sağ kapı koluna sıkıca tutunmuştu...

“Tepe üstü, sol opens!”
Tepe üstünde gelen virajın açılarak, yani yumuşayarak devam eden bir viraj olduğunu tarif eden bu yarı Türkçe, yarı İngilizce yol notunu duyan, ya da en azından duyduğunu bu şekilde yorumlayan Fiat pilotu Volkan Işık, sola doğru kısa ama yumuşak bir direksiyon hareketiyle aracını viraja hazırladı. Dört tekerleğinden belli belirsiz de olsa kayan Fiat Punto Super 1600, tam viraja giriş anında düzelerek viraja dik, adeta kitap ölçülerinde, ama çok hızlı girdi bu sol viraja. 2003 yılının şampiyonunun, yeni sezonun bu ilk yarışında, hem de asfalt parkurda, genel klasman 3.’lüğünü Grup N bir Subaru ile yarışan Hakan Dinç’e kaptırmaya hiç niyeti yoktu. Ne gerekiyorsa yapacak, sınırları zorlayacak, daha önce defalarca olduğu gibi aldığı risklerin hakettiği bir sonuçla bitirecekti bu yarışı. Ko-pilot Erkan Güleren şanslarını biraz fazla zorladıklarının farkındaydı ama bu pek de yabancı oldukları bir durum değildi. “Bunun da üstesinden geliriz” diye düşündü. Ta ki küçük tepeyi tırmanıp da virajın pek açılarak devam eden bir yapısı olmadığını görene kadar. Punto S1600 viraja mükemmel bir açıdan yaklaşmıştı yaklaşmasına ama, aynı mükemmel açıyla virajdan çıkıp uzaklaşmak için çok hızlıydı. Kısa bir an için virajı yan geçerek durumu kurtarabilirmiyim diye düşünen Volkan gözucuyla 6. viteste olduğunu görünce bu fikrinden hemen vazgeçti. Fiat Punto önden kayarak hızla yol dışına çıktı. Volkan da, Erkan da kaç takla attıklarını sayamadılar...

“Nihayet C2’mize kavustuk!”
Hitit Rallisi’nin bu seneki en büyük sürprizi Citroen’in sponsorluğuydu. Ford, Fiat, Hyundai ve Opel’in yarış sponsorlukları kervanına katılmak bir anlamda bu markanın spora bakış açısının da bir göstergesiydi. Citroen takımın direktörü ve aynı zamanda pilotu Ercan Kazaz için ise bu sponsorluk farklı anlamlar taşıyordu. Ford’un ısrarla WRC’lerden vazgeçmemesi, Fiat’ın büyük hedefleri büyük bütçelerle desteklemesi gibi faktörlerin, mütevazi kaynakları ve artık yaşlanan Saxo S1600 aracı ile Citroen’i yavaş yavaş köşeye sıkıştırdığının gayet iyi farkındaydı Kazaz. Bu gidişle kurumsal desteğin ömrünün çok uzun olmayacağını, özellikle daralan otomotiv pazarının baskısı altında kalan Citroen’in yönetici ekibine bir motivasyon, devam için geçerli bir neden gerektiği açıktı. Kazaz, Citroen’in yeni aracı C2’nin ilk yarışlarında başarılı olamayacağını, hele hele Hitit gibi toprak bir parkurda iyi performans göstermesinin imkansıza yakın olduğunu bilmesine rağmen bu kumarı oynamaktan başka bir yol göremedi. Uzun vadede Citroen’i kaybetmemenin yolu belki de bu seçimden geçecekti. Ne kendisi ne de C2 hazır olmamasına rağmen kararı verdi, düğmeye bastı. Bu hareketin muhtemel bir S1600 şampiyonluğuna mal olacağını içten içe bilen Kazaz yine de gülen bir yüz ve dışarıya karşı kendinden emin bir tavırla yaptı açıklamasını: “Nihayet C2’mize kavuştuk, yeni aracımıza güvenmeyenleri şaşırtacağız!”

“Boşver yağmuru, dört lastiği de kuru istiyorum!”
Herkes Kocaeli Rallisi’nin, ve sezonun son gününde yağmurlu bir hava olacağının farkındayken Subaru Grup N pilotu Hakan Dinç’in bu sözlerinin nedeni neydi? Tüm ekipler farklı şekilde hazırlanmıştı yağmura; start anında henüz yağmur yağmadığını gören ve gereksiz yere ıslak lastiklerine mecbur kalmak istemeyen Ford pilotları özel olarak elle kesilmiş kuru lastikleri ile çıkıp, yağmur olursa öne takmak üzere iki ıslak lastiğini yedeğe aldılar. Fiat cephesi yağmurun yağacağına daha kesin gözüyle baktıklarından olacak, öne kuru, arkaya ıslak takıp iki yedek haklarını de ıslak lastik aldılar, hedef yağmur yağınca 4 lasitiği birden ıslak takabilmekti.

Ama ya Hakan Dinç? Neden yağmura rağmen 4 lastiğini birden kuru istiyordu? Kocaeli Rallisi’nin son ayağındaki sonuçlara dikkatli bakanlar, çoğu ıslakta geçilen etaplara rağmen genel klasmanda 3 sıra birden tırmanan Dinç’in bu başarısına akıl sır erdiremediler. Belirsiz hava şartlarına karşı defans yapmak, yani karmaşık lastik kombinasyonları kullanmak yerine, atak yapmak ve kimi şartlarda kimsenin sahip olamayacağı bir avantaja sahip olmak için risk almayı seçen Hakan Dinç sabahın ilk servisinde mekaniklerine talimatını verdi: “boşverin yağmuru, dört lastiği de kuru istiyorum”.

“Çağırdılar, Geldim!”
Movenpick otelinin geniş toplantı odasında sıralar halinde dizili sandalyeler oturmuş lokal kulüp mensupları ve motorsporları basının kafası karışıktı. Sekiz yıldır Federasyon başkanlığını sürdüren Mümtaz Tahincioğlu yadsınamayacak derecede üretkendi ama salonda oturan herkes bu üretkenliğin bedelinin de farkındaydı. Türk otomobil sporları uluslararası organizasyonlar bazında önemli ilerlemeler kaydetmişti. Ama ya ulusal spor, basın, kulüpler, sporcular ve markalar? Gizli saklı yönetilen gündemler, sporcu ve kulübüne gerçek anlamda yakınlaşmayan, sponsorundan hep isteyen, vermeyi ise pek bilmeyen bir Federasyon profili kafaları bulandırmıştı doğrusu. Yabancı organizasyonlar geliyordu gelmesine ama ulusal spor, yani Türkiye’nin sporu, sporcusu ve sponsoru ileri gidiyor mu sorularının yanıtını tam olarak verebilen yoktu.

Diğer taraftan aynu ulusal motorspor camiasının pek de tanımadığı, “ben sporcu değil, yöneticiyim, iyi yönetirim” diyen bir aday çıkmıştı ortaya. Ömer Faruk Berksan adındaki bu yeni aday reformlarla geldiğini söylüyor, tek adam yönetimine son vereceğini anlatıyor, hükümetin de desteklediği aday olduğunu ve sporun yönetiminde değişiklik yapma zamanı geldiğini ısrarla vurguluyordu. Türk Motorsporlarının sporcusu, kulübü, sponsoru “acaba?” diye düşündü. Acaba, gerçekten de değişim zamanı gelmiş miydi? Konuşmacılar sırayla salonu dolduran izleyicilerin önünde neden aday olduklarını, neler yapacaklarını anlatmaya başladılar. İzleyiciler özellikle bu yeni başkan adayı sahne aldığında pür dikkat kesilip merak ve sabırla dinlediler. Ta ki “çağırdılar, geldim!” ibaresini duyana kadar. Ömer Faruk Berksan “Eski yönetim yapamadı, ben yapacağım. Bu yönetimin başarısızlığı yüzünden çağrıldım, ve geldim..!” dedi. Büyü bozuldu. Salondaki hiçkimse bu yeni adayı çağırmadığı gibi bugünkü yönetimin başarısız olduğunu iddia etmek, Türkiye’de motorsporlarının nereden geldiğini bilmemek demekti.

Salonda dikkatler dağıldı, not defterleri ellerden bırakıldı. Spora yabancı, ama iyi yönetici olduğunu söyleyen başkan adayı, kendinden beklenen mesajın tam tersini vermişti. O ana kadar değildi belki, ama yeni aday o saniyeden itibaren artık spora gerçekten de yabancıydı.

Perdenin arkası
Dikkatli bakmayanlar için 2004 yılı bir markanın her yarışı kazanarak rahatlıkla şampiyon olduğu bir sezondu. Olaya biraz daha dikkatli bakanlar içinse geride bıraktığımız yıl önemli bir değişim sürecinin kilometre taşlarından biriydi. Sportif anlamda her zaman özlemle anılan 90’lı yılların Marlboro, BP, Camel, Castrol ekiplerinin yerini artık fabrika takımları almaya başladı. Hem de daha güçlü ve daha kalıcı bir şekilde. Çünki 90’lı yılların büyük yağ ve tütün sponsorlarının aksine otomobil markalarının alternatif oyun alanları yok; artık otomobil markaları bir spor yapacaklarsa, motorsporları yapmaları bekleniyor. 2000 yılında Ford’un yaktığı, daha sonra Fiat’ın taşıdığı Markalar Şampiyonluğu meşalesiyse, her geçen gün yeni bir otomobil üreticisinin dikkatini çekiyor. Yeni oyuncular katılırken, eskileri de kendilerini geliştiriyorlar. Dönemsel olarak oyuna giren ya da çıkanlar mutlaka olacak. Ama gerçek şu ki kısa zaman içinde bu görkemli rekabet ortamına katılmak için uygun fırsatı kollamayan marka kalmayacak.

Değişimin en etkilisi, yaşanırken farkında varılmayanıdır. 2004 yılı, işte böyle bir seneydi. Girdikleri her yarışı kazanacak kadar ezici bir üstünlük oluşturan Ford pilotlarının, rakiplerinde bulamadıkları rekabeti kendi içlerinde ve hem de bu derece yüksek bir seviyede yaşamaları normal miydi? Volkan Işık’ın büyük kazasına ve bir süre oyundan düşmesine rağmen Fiat ekibinin son yarışa kadar matematiksel olarak Markalar Şampiyonluğu şansını koruması beklenen bir olay mıydı? Citroen’i kurumsal olarak oyunun içinde tutmaya çalışan Ercan Kazaz’ın, kendi performansından fedakarlık etmek pahasına soru işaretleriyle dolu yeni bir araca geçmesi sadece cesurca alınmış bir risk miydi? Hakan Dinç gibi bireysel bir yarışmacının sezonu 2. sırada kapatması ya da ıslak havada 4 kuru lastiğiyle sahaya çıkması, kafası çalışan ve doğru zamanda doğru riskleri almayı bilen pilotlar için her zaman fırsat olduğunu kanıtlamadı mı? Artık iki dev dünya çapında organizasyona ev sahipliği yapan Türkiye Motorsporları Federasyonu’nun başkanlık koltuğuna ilginin bu derece artması önemli bir işaret değil miydi?

Pek farkedilmedi ama aslında 2004 sezonu Türkiye motorsporları tarihine geçecek bir sezon oldu. Çünki geçen sezon motorsporlarının değerinin ne kadar arttığını gösterdi ve gelecek sezon herkesin çıtasını bir değil, iki üst seviyeye çıkarmak zorunda kalacağının işaretlerini verdi.

Bayrak direğinin söylediği
Ford takım direktörü Serdar Bostancı’nın ilk 10’a girme başarısı gösteren aracının üzerine koyacağı bayrağı Kemer’deki o küçük otelden ödünç almak zorunda kalması bu tür başarılara zihinsel anlamda pek de hazırlıklı olmadığımızı sembolize ediyor. Ama aynı zamanda sportif anlamda uluslararası platformdaki rekabet gücümüzü artırdığımızın ve lokal fabrika takımlarının yavaş yavaş da olsa performans seviyesi olarak yabancı standartlarını zorlamaya başladığının da bir işareti. Kötümser bakış açısı, en iyi Türk’ün en iyi yabancıdan 20 dakika fark yediğini söyleyerek yaşanan gelişimi gözardı etmeye çalışabilir. Ancak şöyle düşünün: en azından artık bir referans noktamız var...

Volkan Işık’ın tek bir yol notunu yanlış değerlendirdiği için yoldan çıkması ya da Adnan Sarıhan’ın tek bir virajı kesemediği için Hitit Rallisi’nde yaşadığı kaza, bugün Türk ralli sporunda gelinen rekabetin büyüklüğünü anlatıyor. Hatta Sarıhan’ın kazasının, Ford ekibi içindeki bir başka gizli gündemi ortaya çıkardığını düşünenler dahi var. Ford’un bu tecrübeli pilotunun sezon boyu sergilediği yüksek temponun aslında hiçbir zaman kendisinin kazanmasını hedeflemediği ve tek fonksiyonunun takım arkadaşı Serkan Yazıcı’nın temposunu ayarlamak olduğunu iddia eden bir bakış açısı da yok değil.

Peki ama bir pilotun bilinçli olarak bir diğer pilotu kontrolu altına alacak bir strateji izlemesi mümkün mü? Diyelim ki bu mümkün; peki Sarıhan kariyerindeki bir pilot bunu neden yapsın? Kazanma potansiyeli olan bir pilota bunu kim ve nasıl yaptırabilir? Mantık diyor ki, kimse bu kadar karmaşık bir süreci sağlıklı olarak yönetemez. Yani bu teorinin gerçek olması mümkün değil.

Yoksa mümkün mü?

Geçtiğimiz hafta yapılan Federasyonun ödül töreninde takım arkadaşı Serkan Yazıcı kupasını kaldırırken, onu alkışlayan Adnan Sarıhan’ın yüzündeki ifadeye dikkatle bakanlar, bu soruların yanıtlarını net bir şekilde aldılar. Bakmayanlarsa 2004 sezonunun sıradan bir sezon olarak hatırlamaya devam edecekler.

Sevgi ve saygılarımla,
Verbal Kint
verbal@verbalkint.com