Çok severiz herşeyi lokalize etmeyi. Türkiye'deki en koyu motorspor meraklılarının yarattığı sanal bir forum sitesinin yaratıcı katılımcıları Anatolia Rallisi'ni izledikten sonra Fransız Citroen takımının şimdilerde yıldızı parlayan pilotu Sebastian Loeb'e, ''Sebahattin Düzgider'' lakabını takmışlar. Çok da doğru olmuş bu benzetme. Yarışın sadece ilk 4 etabında izleyebildiğimiz Loeb o kadar sade, o kadar gösterişsiz gidiyordu ki etap zamanlarına bakmadan süratini anlamak pek de mümkün değildi. Yarışan birçok ekip gibi direksiyon kutusu kırılarak kalmadan önce bizim tüm şampiyonlarımızı rahat rahat, hem de çok daha düşük spesifikasyonlu bir araçla geçen Loeb'in mesajı aslında yarışa gelen ve gözlem yapanların mesajlarından pek de farklı değildi: Nerede olduğunuzun farkına varın, hayal gormeyin! Aslında yarışçılarımıza değil sporu yöneten kesime gitmesi gereken bu mesaj yerine ulaştı mı bilinmez ama artık 'motor sporumuz acayip ilerledi, bakın biz Türkler neler yapabiliyoruz!' argümanının hem sportif hem de spor yönetimi açısından geçerliliği kalmadı. Birşeyler yapıyoruz, hatta önemli şeyler yapıyoruz ama yaptığımızın ne olduğunu, nasıl yapıldığını çabucak unutup hayal dünyasına dalıveriyoruz. Aslında Anatolia Rallisi'nin bugün geldiği nokta hiç de küçümsenecek bir yer değil. Uzun yıllardan bu yana koşulan ve artık Avrupa Ralli Şampiyonası'na 20 katsayı üzerinden puan veren Uluslararası Türkiye Ralisi'nden sonra ikinci uluslararası yarışımız olan Anatolia Rallisi daha ikinci yılında Dünya Şampiyonası adayı oldu. Ama asıl önemli soru şu: Nasıl oldu?
İman Gücü ile olur mu?
Daha önce bu sütunları takip edenler, bu sporun artık her boyutu ile ne kadar profesyonelleştiğini ya da daha yaygın tabiri ile 'ticarileştiğini' iddia ettiğimizi hatırlayacaklar. Her ne kadar yapılan ciddi ölçümlemeler ağırlıklı olarak Formula 1için olsa da Dünya Ralli Şampiyonası da çok hızlı, hatta düşen rekabet yüzünden tadı kaçan F1'den daha hızlı bir gelişim ve evrim süreci içinde. Motorsporu, sporcuların biraraya gelip spor yaptığı ve basının da sadece izleyip raporladığı bir aktivite olmaktan çoktan çıktı. Motorsporları, artık çok ciddi ve uzun dönemli iş planlarının yapıldığı, büyük ve profesyonel ekiplerin son derece kompleks süreçlerle 'iş' ürettiği ve sadece bu konu ile ilgilenenen geniş ve global bir ihtisas basınının gündemini belirlediği devasa bir boyuta ulaştı.
Bizim sorunumuz ise bu koşullar altında hala tabiri caiz ise 'iman gücü' ile iş yapabileceğimizi ve hatta sonuç alabileceğimizi varsayıyor olmamız. İsterseniz biraz daha açıklayayım.
Anatolia Rallisi'nin adı, aday ralli olduğundan bu yana ilk defa bu kadar ciddi olarak anılmaya başlayınca üç değişik yabancı fabrika takımı bu yarışa değişik şekillerde temsilci yolladılar: Citroen ekibi genç pilotu Loeb ve bir gözlemci, Ford takımı bir gözlemci, bir lastik/zemin test uzmanı ve bir halkla ilişkiler temsilcisi ve Peugeot da kendi desteği ile Avrupa'da yarışan bir İskandinav pilot ile beraber takımın beyni ve en üst düzey yöneticilerinden biri olan Corrado Provera ile Antalya'ya geldi.
Daha çok yol var!
Citroen ekibinin tam olarak ne yorum yaptığını bilemiyoruz ama Peugeot adına Provera ve pilot Pykalisto yarışın genel akışını iyi bulmalarına rağmen seyirci ilgisini düşük, etapları fazlasıyla yavaş -dolayısı ile sert-, normal etapları ise tehlikeli boyutta dar ve zaman olarak da sıkışık buldular. Ancak, Provera yarıştan sonra yaptığı bir değerlendirmede bunlardan çok daha can alıcı bir noktaya işaret ediyordu: 'Ben seyirci göremedim, siz görebildiniz mi?' Gerçekten de şehir merkezinde yapılan özel seyirci etabı dışında yarışa hemen hemen hiç seyirci gelmemiş olması düşündürücü. Yine Provera'nın dikkat çektiği konulardan biri olan etap güvenliğinin askeri yöntemlerle, yani Jandarma ile sağlanıyor olması da bu konuda hiç yardımcı olmadı. Özel etapların başında elinde dolu silahlarla bekleyen Jandarmaları şaşkınlık içinde gören Avrupalı'lar bir an için de olsa 'acaba savaş mı çıktı?' diye düşünmekten kendilerini alamadılar! Spor seyircisinin askerle kontrol edildiği bir ülke görmemişlerdi o güne kadar; üstelik elinde dolu bir silahla!
Ford'un hazırladığı rapor Peugeot'nun değerlendirmelerinden daha yumuşaktı: Etaplar güzel, organizasyon ekibi gayretli, Antalya yöresinin ortamı 'harika' diyordu raporun ana teması. Ancak, raporun bitişine koyulan organizasyonel sıkıntılar ve halledilmesi gereken konuların çokluğu, raporu yazan M-Sport'un tecrübeli yöneticisi Andrew Wheatley'nin gereğinden fazla kibar olmaya çalıştığının bir göstergesiydi. Wheatley raporunda seyirci etabındaki güvenlikten, havalimanındaki vize alma prosedürünün zorluğuna, servis alanının küçüklüğünden su ve elektriği olmayan servis noktalarının çokluğuna kadar birçok noktayı nazikçe eleştiriyordu.
İyi çocuklar ama ...?
Motorsporlarının 'profesyonelleşme' süreci tam gaz devam ettiği sürece ne sportif ne de organizasyonel olarak amatör yöntemlerle ilerlemeye imkan yok. Geçtiğimiz İtalya Grand Prix'sinden hemen önce 2004 yılında F1 takvimine girdiğini açıklayan Bahreyn'den teorik olarak hiçbir eksiğimiz yok aslında, hatta biz kulislere çok ama çok daha erken başlamıştık. Ancak finansal ve insan kaynağı bol Bahreyn gibi bir 'acemi' ülke dahi masanın üzerine tüm yatırım, iletişim, teknoljik ve lojistik altyapı, sponsorluk ve yan sanayi detayları çözülmüş en az 10 yıllık bir iş planı koyunca akan sular duruyor. Bahreyn örneği, bu ülkede sigara yasağı olmaması yüzünden belki biraz uç bir örnek, ama sonuç olarak, bu işlerin bizim yapmaya çalıştığımız gibi küçük bir ekibin az kaynak ve 'iman gücüyle' çalışmasıyla olmadığını göstermesi açısından önemli. Bu şekilde ortaya çıkan işi değerlendirenler 'iyi çocuklar, çok çalışmışlar ama...' deyip sırtımızı sıvazlamaktan daha ileri gidemiyor. Geçtiğimiz yıl Dünya Ralli Şampiyonası'na giren Almanya örneği ise seçim kriterinin bir diğer boyutunu gözler önüne seriyor: Politik boyutunu. Avrupa'nın İngiltere'den sonra ikinci büyük otomobil pazarı olan bu ülke, hem etapların kalitesinin hem de organizasyonel niteliklerinin bizimkilerden düşük seviyede olmasına rağmen bir sene adaylıktan sonra resmi takvime hemen girdi. Yani özet olarak bugünkü koşullarda bir yarışın F1 ya da Dünya Ralli Şampiyonası'na girebilmesi için iki konudan en az birinin çok sağlam olması gerekiyor: Ya ekonomi–politik konumunun gözardı edilemeyecek boyutta olması (Almanya örneğindeki gibi), ya da finansal olarak organizatörlere temeli çok sağlam bir iş planı ortaya koyması (Bahreyn örneğindeki gibi).
Bizim bugünkü pozisyonumuzda her ikisinden de 'azıcık' var gibi. Federasyon Başkanımız Mümtaz Tahincioğlu'nun son yıllarda hızını giderek artırdığı politik kulis faaliyetleri fazlasıyla sonuç verdi. Tahincioğlu'nun uluslararası komitelerde aldığı görevlerin de etkisi ile yarışımız artık en ciddi adaylardan biri. Ancak politik faaliyetin etkisi Türkiye'nin, sadece Avrupa tarafından değil, dünya tarafından da mercek altında izlenen ekonomi-politik karmaşıklığını gözardı ettirecek boyutta değil. İş planımız ve pratik unsurlarımız da malesef yeterlisiz ; hatta yok! Yarışlarımızın uzun dönemli büyük sponsorları yok, bir yarışın seneye ne olacağı belli değil, çalışan ekiplerimiz çok gayretli ama hala finansal olarak profesyonel değil –yani büyük ölçüde amatör ruhla yapıyorlar görevlerini.
Sonuç olarak yönetim politik olarak hareketli ve etkili ama sahada, yani pratikte nefesi tükeniyor. Anatolia ile son kozumuzu da oynadık. Takvimdeki yerimizi herşeyi mükemmel yaparak garantileyemediğimize göre, Anatolia için varolan ülkelerden birinin kendi sorunları yüzünden takvimden düşmesini beklemekten başka yapılacak bir şey kalmadı... Anatolia Rallisi 'Kıbrıs Rallisi takvimden çıkarsa yerine girecek' ibaresi ile ilk aday olarak açıklandı FIA duyurusunda. Ama bu arada biz sabırla beklerken F1'de Bahreyn'in yaptığını Dünya Ralli Şampiyonası'nda yapabilecek bir ülke olmayacağını kim garanti edebilir?
Benzer bir durum da sportif anlamda yaşanıyor. Büyük oynayamadığımız için sporcularımız yabancılardan yavaş kalıyor. Bir sporcu kendisini sadece rakiplerini geçecek kadar geliştiriyor. Uluslararası bazda kendini kanıtlamış Volkan Işık'ın bugün şampiyon olması için Nejat Avcı'yı, Ali Deveci'yi geçmesi gerekiyor sadece, fazlasına gerek yok. Nejat ve Ali de Volkan'ı geçmeye çalışıyorlar doğal olarak. Yani sporcumuzun rekabet ettiği 'evren' çok ama çok daraldı. Durum böyle olunca da yıllardan bu yana Fransa'daki daracık yollarda, dünyanın en büyük isimleri ile birgün karşılaşıp onları yenmeye bilenmiş, tam bir 'hırs küpü' şeklinde yolun değil santimetresinden, her milimetresinden çeyrek saniyeler çıkarmaya konsantre olmuş gencecik yabancılar buraya gelince bizimkileri ağaçtan düşmüşe çeviriveriyorlar malesef. Evet, bu 'Sebahattin' gibiler belki 4-5 yılda bir defa yetişiyor, belki çok kilometre yaptığı için çok formda vs. vs. ama asıl önemlisi şu: Ufuklarında çok büyük hedefler görerek yetişiyorlar ve sineğin yağını çıkarır gibi etabın her adımından zaman çıkarıyorlar bu geniş ufuk ile. Bundan sadece birkaç yıl önce Team Atakan ile Volkan Işık, sonra da Serkan Yazıcı benzer adımları atmaya başlamadılar mı? Ne Serkan'ın, ne Volkan'ın ne de eski Avrupa F2 şampiyonumuz Nejat'ın doğru zamanda doğru koltuklarda oturduklarında Avrupa ve hatta dünya çapında işler yapmaya kapasiteleri olduğunu bir daha kanıtlamalarına gerek yok. Ama bugünkü koşullar ve cılız rekabet ortamındaki fırsatsızlıktan, çok ama çok da geri kaldıklarına, daha doğrusu ülke olarak geri kalmış olduğumuza da kuşku yok malesef...
Sebahattin'in ettiği
Sebahattin geldi, 4 etap gitse de bizimkileri geçti gitti. Provera geldi, beğendi ama etkilenmedi. Pykalisto geldi etapların sertliği ve yavaşlığından, herkes gibi, doğru dürüst yarışamadan gitti. Wheatley geldi çok çalışmışlar ama biraz daha dedi... Bunlar motorsporumuzun bugünkü durumunun kısa ama çok net bir özeti. Polaraid bir makina ile anında çekilip rötüşlanmadan basılan gerçek resmi. Durmadan ve hayal görmeden çalışmaya devam ama daha önemlisi hatalarımızdan öğrenmeye başlamanın zamanı geldi de geçiyor bile –biz yaptık ama vermediler mazereti artık geçerli değil. Bir yöntemle olmuyorsa diğer yönteme el atmanın vaktidir. Amatör ruhla olmuyorsa belki de artık 'profesyonel ruh'a terfi etmenin zamanı gelmiştir...
Sevgi ve saygılarımla,
Verbal Kint
verbal@verbalkint.com