Şampiyonluğu çoktan garantilemiş, ilk günü büyük farkla önde kapamış, ikinci günün ilk etabında da en iyi zamanı yapmış Gronholm, sezonun son yarışı olan İngiltere Rallisi'nin daha yarısı bitmeden zafer havasına girmişti. Ancak İngiliz Colin McRae aynı fikirde değildi. 'Marcus'un yolda bıraktığı izlere bakılırsa hala yoldan çıkmamış olması mucize, eninde sonunda uçacak...' diye kehanette bulunan McRae acaba bu yorumları kendi sürat sorununa mazeret olarak mı söylüyor yoksa yerinde bir gözlem mi yapıyordu? Öyle ya, duygusal yönü ağır basan birçok yarışsever tarafından hala tüm zamanların en hızlı ralli pilotu olarak değerlendirilen biraz küstah ama karizmatik McRae'in her şeyini ortaya koyarak, yani kimilerince McRae stili olarak da adlandırılan 'uçana kadar liderdi' temposunda gidip de geçemediği bir rakibi olmamıştı bugüne kadar. Ta ki birkaç yıl önce bu ince uzun, soğuk ama kararlı bakışlı ve biraz da ürkütücü Marcus Gronholm ortaya çıkana kadar.
Formula 1'de Michael Schumacher'in yakaladığı ezici üstünlüğün bir benzerini Ralli'de yakalamış görünen Gronholm sonunda bir hata yaptı ve sezonun son yarışı olan İngiltere Rallisinde gösterişli bir takla ile yolda kaldı. Marcus için teorik olarak bu hatanın pek bir önemi yok, zira ikinci dünya şampiyonluğunu iki yarış önce ilan etmişti zaten. Ama Marcus'un kazası ve takip eden etaplarda genç pilotlar Solberg ve Martin arasında yaşanan büyük rekabet pratik olarak ralli dünyası için çok önemli bir işaret verdi: Ralli sporunda hala hiç bir şey garanti değil! Sürpriz ve dolayısıyla heyecan faktörü hala capcanlı karşımızda.
Sürat – istikrar çelişkisi
Peugeot, 2000 yılındaki çifte (hem pilotlar hem de markalar) şampiyonluğundan sonra 2001 sezon başındaki kötü talih dönemini atlattıktan sonra yakaladığı performans çizgisi ile 2002'de görmemiz olası resmi bizlere epey önceden çizmişti. Dolayısı ile yavaş yavaş bir Peugeot hakimiyetine bürünen 2001'in ikinci yarısından sonra 2002 sezonunun da benzer şekilde başlamasına şaşırmadık. Şaşırdığımız, Gronholm'un her yerde, her zeminde ve sadece kuru asfaltta mağrurca boyun eğmek zorunda kaldığı birkaç çılgın Fransız dışında tüm rakiplerini bu kadar rahat bir şekilde geçecek bir tempo yakalamasıydı. Çoğu zaman bir yarışın hikayesini anlatmak istediğimizde kahramanları 'Gronholm ve diğerleri' tabirini kullanır olmuştuk. Ancak aslında işin en ilginç tarafı Gronholm'un sürati değildi, daha önce de dönem dönem çevresindeki herkesten kolayca sıyrılan süratlere sahip pilotlar görmüştük. Farklılık Gronholm'ün bu sürate rağmen hata yapmıyor olmasıydı. Colin McRae kalibresindeki bir pilotu da büyük oranda deliye çeviren, Gronholm'ün süratiyle birleştirmeyi başardığı nadir istikrarıydı. Ralliseverler için, McRae'in bir başka pilot hakkında 'uçmaması mucize' şeklinde yorum yapması son derece alışılmadık bir durumdu gerçekten de – bu sıfatlar uzun yıllar boyu McRae'in adeta patentli tabirleri idi. Ve Gronholm sahneye çıkana kadar da sürat ve istikrar pek de beraber görülen sıfatlar değildi.
Gronholm'un taklası kime yaradı?
İngiltere'deki kaza dışında 2002 yılı tam anlamı ile Gronholm ve Peugeot'nun yılı olmuştu ama bu durum sezon boyunca ekip arkadaşının gölgesinde yarışmak zorunda kalan geçen yılın şampiyonu Richard Burns'un pek de hoşuna gitmiyordu. Evet, Burns McRae gibi bir araca oturduğu anda hızlı gidebilen bir pilot değildi yani yeni takımı ve aracına alışmak için zamana ihtiyacı vardı ama diğer taraftan da taşımak zorunda olduğu 'şampiyon' sıfatı ve 1 kapı numarası zaman geçtikçe İngiliz pilotun omuzlarındaki yükü ağırlaştırıyordu. Burns belki sezon sonuna doğru biraz daha hızlandı ve kendine güvenini de toparladı, ama İngiltere'ye gelene kadar birkaç yarıştaki iyi performansı dışında Gronholm'un süratinden uzak göründü. İngiltere Rallisi, Burns'ün tüm camiaya hala kazanma potansiyeli olduğunu gösterme şansı açısından oldukça önemliydi – geçen yılın şampiyonunun bu yıl hiç yarış kazanamamış olması, ileri yıllardaki kariyer planlaması açısından pek de olumlu bir işaret değildi.
Ama işler Burns'un istediği gibi gitmedi bir türlü – tam aksine Gronholm'un taklasından sonra Burns sorunlara daha da gömüldü. Bu noktada liderliği ilk anda ele geçiren genç Norveç'li Petter Solberg bu fırsatı nasıl kullanacağının hesaplarını yaparken Peugeot servis alanında haşlanmış tavuğunu isteksizce yiyen Burns 'sorun mu var?' eksenli çekingen sorulara keyifsiz ama dürüstçe 'büyük sorun var!' şeklinde yanıt veriyordu; şampiyon kendi anavatanında, herkesten iyi bildiği yollarda ve daha da önemlisi elinden geleni yapmasına rağmen iki genç rakibi tarafından sürekli olarak geçiliyordu. Burns'ün sorunu, olabilecek en büyük mekanik problemden daha büyüktü: İngiliz pilot kendi süratini sorguluyordu!
Ancak Gronholm'un şok edici taklası kendine ders olmaktan başka bir ise yaramadı dersek İngiltere Rallisi'nde son gün yaşanan taze ve heyecanlı havaya büyük haksızlık etmiş oluruz. Kazadan hemen sonra liderliğe yerleşen Norveç'li Subaru pilotu Petter Solberg ve Estonya'lı (Finlandiya'nın hemen güneyinde, Baltık denizine kıyısı olan eski bir Sovyet Rusya ulusu) Markko Martin, sadece birbirleri ile kıyasıya bir liderlik mücadelesine girmekle kalmadılar, aynı zamanda bunu ralli dünyasının tüm efsanevi isimleri yarışta iken yaptılar. Solberg ve Martin'in yarışın ortasından itibaren , Sainz, McRae, Makinen ve Burns dahil olmak üzere herkesi geride bırakan tempoları, belki de Ralli sporunun yeni bir döneme girmekte olduğunun ilk belirgin işaretleri idi.
Seyirci faktörü
Tipik bir Motorsporları seyircisinin önemsediği iki ana konu var: Rekabetin çokluğu ve sürpriz faktörü. Kimi pilot ve takımların fanatik destekçileri var aslında, ama bunlar diğer spor dallarında anlaşıldığı anlamı ile fanatik değiller, yani destekledikleri takımların kazanamaması durumunda dünya sona ermiyor. Bu da motorsporları seyircisine çok esnek bir sevinme (!) platformu yaratıyor. İngiltere Rallisinde gördüğümüz tablo işte bu sporun 'kollektif taraftar' yapısının en güzel örneğiydi.
Yarışın Galler bölgesinde yapılmasının kaçınılmaz sonucu olan ıslak ve çamur deryası şeklindeki yollarını adeta yararak geçen bu iki genç pilotun mücadelesine seyircinin verdiği destek görülmeye değerdi. Ne Carlos Sainz, ne Tommi Makinen ne de İngilizlerin kahramanı Colin McRae geçerken, Solberg ve Martin geçerken yaşanan çılgın tezahurat ve çığlıklar yaşanmadı. Avrupa'nın birçok yerinden gelen 110,000'i aşkın seyirci saatlerce çamur içinde yürüyüp seyretmeye geldiği bu efsanevi isimleri merakla ve alkışlayarak izledi ama yarışın birinciliğine oynayan Solberg ve Martin geçerken kelimenin tam anlamıyla yer yerinden oynadı. İngiltere Rallisini seyretmeye gelen seyirci bu yeni ve nispeten küçük isimlerin, sporun devlerini dize getirmelerini çocukça bir sevinçle kutladı.
'Geliyorum' diyenler!
Gronholm kaldıktan sonra öne geçen Petter Solberg ikinci günün sonunda liderliği son derece motive ve hırslı Estonya'lı rakibine kaptırdı ama ertesi gün tüm dünya ralli şampiyonasının en zor ve uzun etaplarından biri olan Resolfen'de yaptığı akıl almaz atak ve gösterişli bir derece ile kaybettiği zamanın iki mislini bir seferde geri alıverdi. Norveç'li pilot sonradan söylediğine göre akşam otelde yarışın kritiğini yapan ve Markko Martin'in yarışı kazanacağını tahmin eden televizyon spikerlerine bir ders vermeyi aklına koymuştu! Öyle yada değil, Subaru ve Petter Solberg 2003 yılı için son derece ümitli ayrıldılar İngiltere'den.
Yıllardır adı Ford ile özdeşleşmiş pahalı pilotu Colin McRae'in kontratını yenilemeyen Ford'un genç ümidi Markko Martin ise yine aynı Resolfen etabında yarışı kaybettiğini etap sonuna geldiği anda anlamıştı. Martin yarış sonunda verdiği demeçte bu uzun ve dolayısı ile kritik etapta 'kararsız' bir tempoda gittiğini, finişe gelme baskısını, yarışı kazanma baskısı ile yaşamayı Petter Solberg kadar iyi dengeleyemediğini isteksizce de olsa kabul edecekti. Yine de bu çok değerli ve anlamlı ikinciliği mütevazi ama olgun bir tavırla kutladı.
Tavanda kutlama!
Yarışın galibi Petter Solberg zaferini son etap olan Margam'dan sonra servis alanına girmeden önce aracının sürücü tarafındaki camından dışarı sarkarak kutlamaya başladı! Servis alanı girişine yarı beline kadar aracının dışında gelen Solberg servise girmeden hemen önce bu defa da Subaru Impreza'sının tavanına çıkıp nefes nefese mini bir basın toplantısı yaparak ve elindeki kırmızı, beyaz, mavi Norveç bayrağını sallayarak kutlamalarına devam etti.
Aracın tavanına çıkarak kutlama yapmak tipik bir Ralli kültürü davranışı, aracın yan camından dışarı sarkmak ise Solberg'in bu spora ilk başladığı alan olan tipik bir Ralli-Kros kutlaması. Araç tavanında yaptığı basın açıklamalarıysa Ralli tarihine belki de 'Solberg tipi' kutlama olarak geçecek! Bu değişik ama samimi tarz ilk dünya şampiyonası zaferini kutlayan Solberg'in spora hala amatör değerlerle yaklaştığının bir göstergesi. Genç Norveç'li, birçok profesyonel rakibinin yapacağı gibi 'cool' yada diğer tabiri ile kontrollü bir sevinç kutlaması ile geçiştirmedi ilk önemli finişini; duygularını saklamadı, tam tersine içindeki çocuğun dışarı çıkmasına izin vererek bir makine değil, insan olduğunu gösterdi. Sizi bilmem ama bana bu olay geçen yıl Korsika Rallisinde Gilles Panizzi'nin yaptığını hatırlattı (bkz Sadece Eğlence için başlıklı yazı http://www.ntvmsnbc.com/news/143963.asp).
Ralli'de hala hayat var!
Formula 1'in politik koridorlarında dolaşmanın keyfi bir başka elbette, ama bu alanda sportif anlamda pistlerdeki rekabetin kaybolmaya başladığı gerçeğini gözardı etmek de mümkün değil. Ralli bu noktada motorspor severlerin imdadına yetişiyor. Rengarenk karakterleri ile dünyanın dört bir yanından gelen sürücüler, son derece zorlu doğa koşullarında yaşanan kıyasıya mücadeleler, araç içinde ayrı bir dünyada yaşayan pilot ve ko-pilotun ilginç enstantaneleri, servis alanlarında gerçekleştirilen akıl almaz tamiratlar ve hepsinden ilginci takım direktöründen pilotlara kadar son derece kozmopolit bir insan mozaiğine olan bu sporun geleceğinde hayat var! Colin McRae'in kibiri, Carlos Sainz'ın babacan tavrı, Makinen'in içine kapalı tarzı, Gronholm'un kendine duyduğu koşulsuz özgüveni, Panizzi'nin çılgın bakışları ve Delecour'un hakim olamadığı siniri... Hangi spor dalında bu kadar insani boyutu bir arada görüp kahramanların iç dünyalarına, hata yaptıkları anda gözlerinin içinde oluşan ifadeye varacak kadar yakından bakabiliyoruz? Hangi sporda 3 tam gün boyu kıyasıya yarışan pilotlar sadece birkaç saniyelik farklarla birinci ya da ikinci oluyorlar? Ve hangi spor dalında gencecik bir adam çıkıp benim diyen şampiyonları dize getiriyor, tüm dengeleri altüst edecek şekilde fark yaratabiliyor?
Motorspolarının akıl almaz dinamiklarine, kendine mahsus ideolojisine ve yakın gelecekteki oluşumunun hem sportif hem de profesyonel anlamda nasıl şekillenebileceği sorusunun yanıtına daha sonraki bir yazımızda eğilmeye çalışacağız. Ancak bu arada siz siz olun, Ralli dendiğinde biraz daha kulak kabartın...
...çünkü iki hafta önce yapılan İngiltere Rallisinde yaşananlar bu sporda yepyeni ve çok da heyecanlı bir dönem başladığının işareti idi. Genç ralli sporunun yeni ve genç kahramanlarının dönemi!
Sevgi ve saygılarımla,
Verbal Kint
verbal@verbalkint.com